Perşembe, Haziran 23, 2005

bana uymaz mı?

kitap çıkartıp, metroda afişinin olmasını istiyorum.
sonra bilbordlarda,
tirajlı gazetenin yarı sayfasında,
hemen iki sütun ilerideki şırfıntının paragrafında,
komşusu kocamış hırtın noktasız satırlarında.

jelatinle kaplı olacak,
içindeki sayfalar birinci kalite hamur,
bembeyaz.

sadece beyaz.

iyi de

(Gökçer Yelken sayesinde)

farklı suretler yanyana ama;
yanlarındaki de,
hep aynı aslında.

daha soğukken havalar,
sarılmıyorlardı bu kadar.

farklı suretler yanyana,
ama herkes aynı aslında.

Perşembe, Haziran 16, 2005

Eye kadar

Minibüsteyim. Beşiktaş'a iniyorum Yıldız'dan. Birkaç yüz metrede bir trafik ışığı. Hava hatırladığım kadarıyla ılık. İndi, bindi, dur, kalk. Kaldırım kısmında yuvarlanıyorcasına bir hızda ve rahatsızlıkta yolculuk ediyorum. Seneler öncesine kadar her haftasonu geçtiğim, yoğun yokuş. Yanındakiyle, çocuğuna dair plan ve endişelerini paylaşan bir kadının anlattıkları, o zamanlara dair hikayemi hatırlattı; A B C D E. Kandırılmıştı, korku ve panik. Markaların desteklediği hayaller kuruyordu, markalar üzerine.
Ben ise en çok öğretmen olmaktan korkuyordum. Öğretmen üretiyorlardı çoğunlukla, her sene sayısı artan çocukları öğrenci yapabilmek adına. Boşuna nüfus planlamasının şeffaf ve kimi zaman aromalı tıpacına karşı çıkmamıştı başbakamayan.
Baktım gelmişim yokuşun sondan bir önceki kırmızı ışığına. İndim. Birlikte indiğim çocuğun koltuğunun altındaki denemeler de 5 harfli ebediyattanmış. Elindeki kutu içeceği, çöpün kutusuna salladı. Kenara çarpıp yere düşen kutuyu aldım, hedefine bıraktım. Çocuk denemeleri karıştırıyordu karşıdan karşıya geçerken, onu hedefe bırakacağını umduğu mekana doğru. Kendimi hatırladım. Başka hiç bir şeyi umursamıyor: A B C D E.

Cumartesi, Haziran 11, 2005

bitsin mi?

hayaller ve gerçekler çatışma halinde...

Yeni hayaller,
  yeni eylemler ile gerçekliği değiştirme çabası.
Yeni gerçekler,
  yıkılan hayaller.
Askıda hayat...

Çarşamba, Haziran 08, 2005

$iddet

Çekip gitmek ister
Sinirlendiği zaman, bırakmak.

Haketmeyenlere, sadece menzili dahilindekilere,
Hoyratça davranır ve lüzumsuz tepkiler...

Oysa sadece,
kendine yazık eder.

Pazartesi, Haziran 06, 2005

bugün ve altı ay önceki

Umut olmadığında, beklentiler asgari düzeyde. Sıkıntılar üzerine endişe kurmak yersiz ve plan yapmanın da lüzumu yok. Biraz da bellek kaybı ve geçmişe dair hayıflanmalara son verirsek; çok rahat. Her gün birbirinden farklı, ve sanki daha anlamlı. Rutinden uzak. Bol miktarda "Carpe diem", daha az "Déja vu".
Umut, beklenti yaratır. Bilinmeyenlere dair kurulan hayaller eşliğinde beklemek, yersiz yere sıkar. Geleceğe dair eylem planları geliştirirken, geçmişi kurcalayıp hayıflanır, pişmanlık ile; rahatsız olur. Birbiriyle ilintili günler, sersemletici bir yığın. Rutine bağlanır. Bu kadar "Déja vu" arasında, vakit kaldı mı ki "Carpe diem".

Pazar, Haziran 05, 2005

fayton gerek yazmak için

Adalarda her yer at dışkısı kokar. Mecidiyeköy'e ise, egzos dumanı hakim. Pazar günü olmasına rağmen bir hengame hakim süreksiz kaldırımlara. Yollar daha tenha ama yine de tek tük geçen araçlar, bomboş çayırlarda fütursuzca koşturan yabani atlar misali tedirgin ediyor insanı. Sıkış tıkış binaların varlığı baskıyı arttırıyor: Mağazalar, manavlar, kasaplar, elektrikçiler, camcılar, kunduracılar, terziler, bilgisayarcılar, kuru temizleyiciler, kebapçılar, süpermarketler, tekel bayileri... Üst katlardaki evlerden birinde oturuyorum.
Amaçsızcana yaşarken günü, yazmak geldi aklıma. Yazılacak bir hadise, bilgi veya rahatsızlık yokken, arkadaşa danıştım: "Başlık ne olsun?", "Fayton". Adalar, ve bu muhitin tezatlığı. Pek bir yere varamayacak bu yazı anlaşılan. Zorluyorum...
Orhan Veli, Beyoğlu'ndan Sarıyer'e kadar yürürmüş. Gözlem ve macera. Yazabilmek için yaşamak gerekli öncelikle.

Cuma, Haziran 03, 2005

küçük adama olan oldu

Tiyatronun kayan yazılarına bakar. "KÜÇÜK ADAM NE OLDU? ... BU BİR RÜYA" der oyun yazarları ona, veya adam üzerine alınır.
Bir kadın gelir durur yanında. Sıkıcana giyinmiş. Elinde, adamın algısı dışında kalan bir şeyler ve dudaklarında bir hareket, adam o anda anlamsız gelen. "H" ve "m" sesi çıkarır adam "efendim" ile "ne" arası bir anlamda. "Çay ister misiniz?". Az önce kafasını çevirip farkına vardığı termosdan, gözlerini yine kayan yazılara, sadece kırmızılıklarını sezebileceği biçimde odaklar. Ortanca bir "hayır", sessiz bir "teşekkür" der, daha ilk "ha" hecesini duyar duymaz sırtını dönüp yeni bir müşteri adayı aramaya koyulan kadına. Ama çoğu bizim adamın aksine, aday bile olmayı reddeder, kaba ve mutlak bir sessizlikle. Adam ise üzülür, "Niye gözlerimi çevirdim ki uzağa, teşekkür ederken. Dilenci muamelesi yaptım ona. Evet sayın yazarlar, haklısınız. Küçük bir adamım ben ve olan oldu."

Perşembe, Haziran 02, 2005

i$

Fiziksel varlık tek başına ne kadar doyurucu değilse, hayati tehlike ile yüzleşildiği zaman köpekleşmek o kadar doğal bir durum. Belki bu dürtüden ötürü sefillik bile katlanılabilir bir hal. Değer veriyoruz tüketebilme durumuna. Daha da fazla harcayabileceğimiz günlerin hayalini kuruyoruz sonra. Bir yerinden tutunuyoruz sosyal bütüne. Bazen çürümüş bir daldayız. Kimi zaman genişliği oranında köklerden daha fazla beslenen bir kısımda, rahatız; ebedi bir durağanlık hakim. Ama güneşi unutuyoruz. Ağaç büyüdükçe yukarısı daha kalabalıklaşacak. Kararmaya başlayacak.
"Zaten ömürümüz sınırlı, yeteri kadar..." deseler, sallamasalar baltalarını çevrelerine, yeşillik gürlenecek, orman olacak.
"Manzara önemli, onu mümkün kılan güneş ve toprak mı? Hadi canım sen de!" diyorlar, anlayışla karşılayıp ayırılıyorum rica üzerine. Tek yol: aşağıya inmişim. Burası daha karanlık, parıltı yok. Böylece farkına varıyorum elimdeki nasırların. Ne zaman balta tuttum ki ben derken, daracık hüzmelerde toplaşan yaprakları görüyorum. Ağlıyorlar.

kısa

Önce durdu. Durağan kalmanın zorluğunu farkederek duruşunu bozdu. Hemen klişeler yağdı zihnine: "Değişmeyen tek şey ...", "Hiç bir şey imkansız...".
Bir dehanın öğrettiği; hareketin değişime, değişimin farka, farkın eşitsizliğe, eşitsizliğin denge takıntısı olan evrende tekrar harekete yol açması... En azından o bu şekilde hatırlıyordu. Hareket mutlaktı. O zaman durmak olanaksızdı. Bu noktada onu, ikinci klişe kamçılıyordu.
Dur!
Hayır yine zihninde başka şeyler beliriyor. En zavallı şeylerdi bunlar. Bu halleri ile çıkıp onu yenmeleri, üstüne üstlük makara yapmaları...
"Tanrım. Tek isteğim biraz ara vermek. Yok, yok, yok. Nedir bu evrenin en minik boyutu, en dar zamanı; ölçülebilen değil, varolan ya da en azından hissedilen.
Yok mu hiç burada atlamalar. Süreksizlikler arasına sıkışıp kalmak istiyorum. Durmak istiyorum. Bir an için her şey eşit olsun, o anda kalayım istiyorum. Sonsuza kadar falan değil. Kısa bir sürede yeterli.
Efendim? Ne kadar mı kısa? Sen bana söylesene bir hele, nedir bu etrafın çözünülürlüğü? Ayrıca dağınıklığı da ayrı bir dert. Toparla, denkleştir herşeyi. Olmuyor ama böyle!"
Duramadı işte böyle, bir türlü...

Çarşamba, Haziran 01, 2005

tembellik yok

İster bir derse ait, ister kişinin kendisine özel bir defterin ilk sayfasına yazılanlar, ya da edebi, bilimsel daha da genel olarak parasal bir kitabın eser sahibine ait ilk paragraflar, tıpkı bu cümledeki gibi orta saha oyunları ile başlar. Bu, dünyadaki karnı tok insanlar tarafından gayet rahatlıkla anlaşılabilmek adına, futbol terim, durum ve hallerini kullanmak gibi sıradan bir tutumdur. Dolayısıyla ilk cümlem gayet sıradan oldu. Oysa daha samimi bir edayla herşeyin farkında olma ayrıcalığına dem vurulabilir. Bu farkındalığın bile üstüne yerleşerek dalga geçmenin sağladığı ebedi ranttan haz duyan kabarık bir libido ile şu biçimde bir girizgah daha marjinal olarak atfedilebilinirdi: "Burada okuyacaklarınızın çoğu, muhtemelen geçmiş zamanlarda başka kişilerce daha doğru ve anlaşılır biçimde ifade edilmiştir; lakin özne farkından kaynaklanan ifade biçimleri ayrı bir çeşni yaratsa da sonuç aynı olacaktır. Kısacası konu değişmedikçe aklın yolu bir denebilir.". Bu iddia ile başlayan bir tutanak boyunca, aklı selim davranmak gerekli öncelikle. Üzülerek belirtmeliyim; böyle bir sorumluluğu şu sıralar üstlenemeyeceğim.